Yaklaşan Kasırga / Levent Gültekin

Mayıs 9, 2022 0 Yazar: admin

Hafta sonu Levent Gültekin’in en son yazmış olduğu “Yaklaşan Kasırga” isimli kitabını okudum. Okurken “kendisine birkaç sorum olacak” şeklinde twit atmıştım. Bu nedenle hem sorularımı kayıt altına almak hem de kitap hakkında yorumda bulunmak için bu paylaşımı yapıyorum:

Öncelikle kitabın dili oldukça akıcı yani okuyucu yorulmuyor. Yazarın makalelerinde de gördüğümüz şekilde basit ve yalın bir dil kullanılmış. Daha önce okumaya çalıştığım ancak ağır dili nedeniyle bitiremediğim düşünce / araştırma kitaplarına benzemiyor bu açıdan. Halkın okuyabilmesi için bu bence bir yazarın kaleminde olması gereken bir özellik.

Kitabın başlıklar ile bölümlere ayrılmış olması ancak bu ayrım yapılırken akışın bozulmamış olması da gayet sevindirici. Yani başlıklar geldikçe konu oradan oraya uçuşmuyor aksine konuyu daha iyi anlamanızı ve kronolojik bir seyri takip etmenizi sağlıyor. Bunu da çok sevdim.

Şimdi kitabın içeriğine bakacak olursak:

* AKP’nin kuruluş sürecini, o dönem Recep Tayyip Erdoğan’ın pozisyonu ve davranışları hakkında gerçekçi tespitlerde bulunduğunu düşündüm. Şöyle bir paragraf var mesela:

         “Laiklik sorun değil ama uygulamada ciddi sorunlar var, onları giderelim. Atatürk, Cumhuriyet felsefesi sorun değil ama Atatürkçülük adı altında yapılan din karşıtlığına, toplum mühendisliğine de müsaade etmeyelim. Bu değişimle beraber AB’ye ilgileri arttı; demokrasiye, evrensel değerlere daha fazla vurgu yapar hale geldiler. Bu çizginin en önemli sözcülerinden biri de Tayyip Erdoğan’dı. “Sözcüsü” diyorum, temsilcisi değil, buna dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü Tayyip Erdoğan aslında söylem ve davranış olarak yenilikçi bir çizgideydi ama kültür, kişilik, karakter, anlayış olarak gelenekçi yani Akit çizgisi dediğim ikinci gruptandı. Tayyip Erdoğan’ın bahsetmiş olduğum yeni İslamcılık anlayışını benimseyecek hem entelektüel altyapısı yoktu hem onu kavrayacak kültürü yoktu hem de kişiliği, karakteri bu anlayışı benimsemesini zorlaştırıyordu.”

* Diğer kesimlere kıyasla dine daha önem veren, hayatını din kuralları çerçevesinde şekillendirmeye çalışan insanlarımızın yaşamak istediği değişim ve bunun siyasal islam hareketine yansıması hakkında da doğru şeyler söylediği kanaatindeyim. Yazar kendi tabiri ile “o mahalle” den gelmiş olduğu için bunu rahatlıkla başarmış.

* Bu değişime “Atatürkçü” diye tabir edilen kesimin de refleksini açıklamaya çalışmış yazar, şöyleki:

“Atatürkçülerin tek yapmaları gereken, içlerindeki çok küçük bir azınlık olarak kalmış radikallere bakmadan bu değişimi yaşayan dindarlara bir çıkış imkanı sunmaktı. Yani İslamcılardaki o değişimi destekleyecek adımlar atmak, bu değişimin kalıcı hale gelmesini sağlamaktı. Kimi Atatürkçüler veyahut Atatürkçülüğün arkasına saklanıp kendi iktidarını sürdürmeye çalışanlar, hayatın mecbur ettiği bu değişimi ya göremediler ya da görmek istemediler”

* Yukarıdaki paragrafa katılmamak mümkün değil. Ancak 1 Mart 2003 tarihli tezkere öncesi kendisinin vermiş olduğu tepkiyi açıklarken muhalefetin ve “Atatürkçü” diye tarif edilmiş olan STK’ların vs tepkilerine pek yer vermemiş kitabında. Bu konuda ayrı bir araştırma / çalışma beklediğimi belirtmek yerinde bir beklenti mi bilmiyorum. Cevabı kendisine bırakıyorum yazarın (Soru 1).

* Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset yasağının kaldırılması, bu işte görev alan aktörler, Siirt seçimlerinin iptal edilmesi, bazı devlet kurumlarının ve sözde muhalefet liderlerinin anlam verilemeyen davranışları hakkında gerçekten akıllara ciddi soru işaretleri bırakmış Levent Bey. Bu sorular tarih sahnesinde mutlaka cevabını aramaya devam edecektir.

*  Aktardığı “değişim” sürecinde önemli ve kilit roller üstelen Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli ikilisinin cevap hakkı olduğunu düşünüyorum bu kitaba. Ancak bildiğim kadarıyla henüz böyle bir cevap yok ortada.

* Kitapta Cine5’te çalıştığı sürece dair de açıklamaları olmuş. O bölümde “Kendilerine dindar diyen insanların açıkça yolsuzluk yaptıklarına şahit olmuştum” demiş. Bu konuda herhangi bir suç duyurusunda bulunup bulunmadığını gerçekten merak ettim (Soru 2).

* Çok yerinde bir tespit yaptığını düşünüyorum yazarın: “Ve din en büyük zararı İslamcılardan gördü.”

“Tayyip Erdoğan miting meydanında 14 yaşındaki evladını kaybetmiş bir anneyi, yani Gezi’de öldürülen Berkin Elvan’ın annesini yuhalattığında daha önce şahit olduğum o kötülüğü iliklerime kadar hissettim”

* Seküler mahallenin hatalarını da çok güzel anlatmış yazar. Dindarların yaşadığı dönüşümü iyi okuyamadıklarını ve düşmanca hislerini terk edemedikleri belirtmiş. “Ne olacak eski İslamcı” söyleminin kimseye bir şey kazandırmayacağı çok aşikâr olsa da. Bu insanların Atatürk’e büyük zararlar verdiğini de belirtmiş. Kendisini solda konumlandıran sözde aydınlar ile kendisini Atatürkçü diye tanıtan bazı insanların davranışlarını “ellerinde silah sağa sola kurşun yağdırıyorlar” şeklinde açıklamış ve bence doğru demiş. Bu konuda çarpıcı birkaç cümlesini buraya bırakmak istiyorum:

* Bana göre bu ülkede en büyük mağduriyeti Atatürk yaşıyor. Haklı çıkan Atatürk oldu, Atatürkçüler değil. Atatürkçü görünen kimseler iktidarlarında demokrasiyi gerçekten işletmiş olsalardı, sağlıklı bir eğitim sistemi kurmuş, ekonomide görünür bir başarı sağlamış olsalardı, İslamcılar bırakın iktidar olmayı, yanına bile yaklaşamazlardı.

* Kürt hareketi hakkında yazmış olduğu bölümde “Barış Süreci” için AKP’nin en önemli adımı olduğunu söylemiş yazar. Katılıyorum. Ancak “Barış” ın çok yüksek bir demokrasi, adalet ve olgunluk gerektiren bir erdem olduğunu da belirtmiş. Her iki tarafın da eksiklerini dile getirmiş. Devletin, PKK’nın, HDP’nin yapmadıklarını, mücadelenin ne olduğu, kavganın ne olduğu ve barış sürecinin neden mutlu bir sona ulaşamadığını açıklamaya çalışmış. Birçok konuda haklı olduğunu düşünüyorum ancak anadilde eğitimin anlamını yitirdiğini de söylemiş. Ben “Anadilde Eğitim” meselesinin bu kadar basit bir mesele olmadığını düşünüyorum. Değişen dünyada ulus devlet anlayışı ömrünü yitirmek üzere olsa da Kürtler’in anadilde eğitim hayali, beklentisi halen yüreklerde canlılığını koruyan bir sızı olarak durmakta bence. Bu soruna tedavi edici bir çözüm bulunmalı diye düşünüyorum. Mesela seçmeli ders olarak tüm okullarda “Kürtçe” başlatılabilir. Yanlış mı düşünüyorum? (Soru 3).

“Önceliğimiz mahallemiz değil, Türkiye olmalıdır. Hepimiz suçluyuz”   

* HDP’nin Türkiyelileşmesini Tayyip Erdoğan ve bazı toplum kesimlerinin sekteye uğrattığını ve engellediğini vurgulayan yazara göre Türkiye tüm bileşenleriyle topyekûn iyi olmalı ki “Kürtler” de “Aleviler” de “Muhafazakarlar” da “Atatürkçüler” de ayrı ayrı iyi olsun. Hepimizi bir evin ayrı odalarında yaşayan bir ailenin bütünü olarak tarif etmiş. Her oda kendi iyiliğini ve iktidarını düşünürken evin tamamını ve ortak kullanılan alanlarını hiç kimse önemsememiş. Çok doğru demiş Levent Bey. Herkes bu evi birlikte daha yaşanabilir bir ortama çevirmeden hiçbir oda tek başına iyi olamaz. Öncelikle temelini sağlamlaştırmalı ve tüm kirinden pisliğinden arındırılmalı bu ev. Odalarda yaşayan herkes odasından çıkmalı, salonda buluşmalı ve kucaklaşmalı. Her oda hatası ile yüzleşmeli ve diğerlerinden özür dilemeli. Ancak bu şekilde hep birlikte bu evi daha güçlü hale getirebiliriz.

* Bu konu ekseninde bir sorum olarak yazara: Kitabında “İktidarlar her sıkıştığında PKK onların yardımına koşan bir örgüt gibi davrandığı için, kendi çıkarları uğruna bu sorunu bir enstrüman olarak kullanmaktan vazgeçmediler” demiş. Bunu biraz örneklerle detaylandırmasını bekliyorum (Soru 4).

* Kitapta öğrendiğim bir terimi paylaşmak istiyorum burada: “Kamusal Aydın”. Yazara göre her mahallenin sözde kendi aydını olduğu için gerçek anlamda toplumu bilinçlendiren, topluma gerçekleri tarafsız bir şekilde anlatmaya çalışan pek insan yok maalesef. Eskiden var olduklarını iddia ediyor Levent Bey. Ben belki yaşım küçük olduğu için belki de siyasete şimdiye dek gerçek bir ilgi duymadığım için bilmiyorum o kişileri. Biraz açmak gerekirse, Atatürkçülerin aydını, Solcuların aydını, Ülkücülerin aydını, Muhafazakarların aydını, hepsinin ayrı ayrı kanaat önderi var ama toplumun aydını (kamusal aydın) yok. İşte bu noktada şunu belirtmek isterim: Levent Gültekin’in kendisi kamusal aydın olma yolunda ilerliyor bence. Umarım barışçı, demokrat, saygılı ve duygulu yaklaşımını asla kaybetmez. Her ne kadar kendisi kitabında duyguların bu görev için tehlikeli olabileceğini yazmış olsa da ben duygularımızı korumamız gerektiğini savunuyorum. Tanrı bizi duygusuz yöneticilerden korusun!

* AKP – Cemaat ittifakı konusuna gelince: Bence ülkenin geleceğini etkileyen karakterler, konular, davranışlar önem sırasına göre sıralanacak olursa listenin ilk beşine kesinlikle girer bu birliktelik diye düşünüyorum. Ancak Levent Bey bu konuya yeterli bir açıklama getirmemiş bence. Aslında zaten bu konu tek başına koca koca kitapların konusu olmalı. Var mı bunu irdelemiş bir araştırma, bir kitap bilmiyorum ama fırsat bulursam araştırıp okuyacağım. Ülke kazanımlarının, geleceğinin çalınmasında cemaatin çok büyük bir payı var. Gezi eylemleri sürecinde cemaate verilmiş olan yetkinin yaratmış olduğu vicdansızlık çok büyük acılar yaşattı topluma ve ülkeye. Hele ki 15 Temmuz gecesi, yüzlerce canın ölümüne neden oldu…

“Ekmek için Ekmeleddin”

* Bu konuda muhalefete yaptığı eleştiriye katılıyorum Levent Bey’in. CHP’nin ve MHP’nin sayesinde saçma sapan bir slogan ve seçim politikası ile seçim adeta Tayyip Erdoğan’a hediye edildi. Ancak bu soru da cevapsız kalmamalı: Ekmeleddin İhsanoğlu yerine kim aday gösterilmeliydi? (Soru 5).

“İnsanların güvenliğinden muhalefet değil, iktidarlar sorumludur”

* Bizim toplumun bence öğrenmesi, kabul etmesi ve bu bilinç ile hesap sorması gerek bence iktidarlara. Bir yerlerde bombalar patlıyor, bir yerlerde insanlar öldürülüyor ise güvenlikten kimin sorumlu olduğunu düşünmeden ve hatta bu vicdansız olayları yapan kişilerin kim olduğu bilinmeden rast gele ateş ediyor sözde aydınlarımız ve toplum. AKP de bu bilinçsizliği çok iyi yönetti bence ve hiçbir zaman sorumluluk üstlenmedi. “Biz koruyamadık” demedi hiçbir zaman. Başkent Ankara’da, en gelişmiş şehrimiz İstanbul’da bombalar patlarken iktidar hep başkalarını suçladı. O dönem teröristlerin listeleri elimizde var ancak kimseyi eylem yapmadan suçlayamaz ve tutuklayamayız” gibi savunmalar duydu bu toplum, akla ziyan vicdana hakaret.

* 15 Temmuz: “Şehirlerin bombalanmasının, insanların üzerine kurşun yağdırılmasının, bu ülkenin askeri ile polisinin birbirlerinin üzerine kurşun sıkacak, bomba atacak aşamaya gelmesinin tek sorumlusu vardı ki o da bana göre Tayyip Erdoğan’dı” demiş yazar. Muhalefeti de Yenikapı Mitingi ’ne katıldığı için suçlamış. Muhalefetin basiretsizliği ve pısırıklığı sayesinde büyük bir kahraman ve lider olarak parladığını anlatmaya çalışmış Recep Tayyip Erdoğan’ın. Sonrasında ilan edilen OHAL ve KHK’lar ile fiili bir tek adam rejiminin başladığı da…

* 2017 Yılında Rejim Değişikliği İçin Oylama / Seçim: Muhalefetin hatalarını net bir şekilde anlatmış Levent Bey. Ancak o seçimlerde hatırladım kadarıyla 2.5 Milyon Pusulasız Oy Meselesi de büyük bir öneme sahipti. Kabul edilecek, edilmeyecek, edilmeli, edilmemeli tartışmaları sonucunda oylar kabul edildi ve bildiğim kadarıyla tamamında “EVET” oyu basılmıştı. Aklımı kurcalayan iki soru var: O pusulalarda “HAYIR” oyu basılı olsaydı YSK’nın kararı yine aynı mı olurdu? Daha da önemlisi ülkenin kaderi için en önemli en hayati olan seçimde nasıl olur da pusulasız seçim kağıtları basılmıştı? Hadi diyelim böyle bir hata yapıldı. Sonucu nasıl etkilerse etkilesin bu oylar, o seçimin tüm şaibelerden arındırılarak tekrar edilmesi gerekmez miydi? (Soru 6).

* 2018 Başkan Seçimi: O dönem canı gönülden Muharrem İnce’nin başkan adaylığını savunuyorduk. Abdullah Gül’ün aday gösterilme ihtimali bile tüylerimizi diken diken ediyordu çünkü islami bir çevreden veya aileden gelmeyen bizler için Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasında pek bir fark yok idi. Kaldı ki “Çankaya Muhtarı” gibi bir algı yaratılmıştı bir dönem zihinlerimizde. Levent Gültekin gibi olaya mahalle içinden bakamıyorduk (ki bence bu çok normal idi). Kitapta Muharrem İnce’nin seçim politikasını eleştirmiş yazar. Şimdi üzerine derin derin düşündükçe hak veriyorum kendisine. Çünkü kutuplaşma daha önce hiç olmadığı kadar belirgin olmuştu. Abdullah Gül’ü bilmemem ama belki Abdullatif Şener aday gösterilseydi seçimi ülke kazanırdı. Meral Akşener’in o dönem kendisini aday göstereceğini duyurmasının da süreci nasıl tıkadığını gayet net açıklamış. “Esasında kaybeden Türkiye oldu” demiş Levent Bey.

* 2019 Yerel Seçimleri’ne de değinmiş yazar. Ekrem İmamoğlu’nun seçim politikasını eleştirmiş. Seçim öncesi ve sonrası yapmış olduğu din temalı söylem ve hareketleri de eleştirmiş. Bence çok da yerinde eleştiriler yapmış. Ben de yazar gibi Türkiye’nin Tayyip Erdoğan’ın siyaset anlayışını sürdüren bir siyasetçiye daha tahammülü kalmadığı kanaatindeyim. Kaldı ki Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmasına rağmen seçim sürecinde aktif olarak AKP politikası sürdürmüş ve muhalefete yöneltilmedik hakaret ve eleştiri bırakmamıştı. Seçim sonrası Ekrem Bey’in söylemleri Tayyip Erdoğan’ın tüm eylemlerine ve temsil ettiği “tek adam rejimine” meşrutiyet kazandırıyordu. Bu minvalde Ekrem İmamoğlu’nun çok daha dikkatli ve akıllı adımlar atması gerektiğini düşünüyorum. Toplumu aptal sanmasın!

* Ülkemizde oy almak için en kolay yol olarak, insanların dini değerlerini ve duygularını istismar etmek görülüyor. Umarım Ekrem İmamoğlu da aynı şeyi sürdürmez çünkü toplum eski toplum değil. Yeni kuşaklar hepimizden daha akıllı ve bilinçli. Eski siyasi taktikler gelecekte artık komedi unsuru olarak değerlendirilecek gençler ve çocuklarımız için.

* Yazara göre laiklik özgürlükçüdür. Katılıyorum. Laikliği ortadan kaldırırsak dindarlar da nefes alamayacak ülkemizde. Afganistan’a ve Mısır’a benzemek istemeyen, kapkaranlık bir Ortadoğu ülkesi olmak istemeyen herkes (hangi mahallenin çocuğu olursa olsun) laikliği savunmalı ve laikliğin daha da güçlendirilmesini, sağlamlaştırılmasını savunmalı. Pozisyonunu değiştirmeyen, gerçek demokrasiyi, herkese eşit adaleti ve barışı savunmayan; mahalle, kimlik, mezhep, ideoloji kavgası veren herkes “Türkiye’nin Ortadoğululaşması” nda pay sahibi olacak maalesef.

* “Çocuklarımızın geleceği, ülkemizin selameti için farklılıklarımız üzerinden sürdürdüğümüz tartışmalara bir son vermek, güçlü bir toplumsal birliktelik sağlamak zorundayız. Ülkemize bir sahip çıkmazsak kimsenin sahip çıkmayacağı gerçeğini en yalın haliyle görmeliyiz. Bir kurtarıcı beklemeden her birimiz bir kurtarıcı gibi hareket etmeliyiz”  diyerek bitirmiş Levent Gültekin. Kalemine ve yüreğine sağlık “Kamusal Aydın” çok sevgili abim.

Bu son cümlelerine eklemek istiyorum: Senin tüm bu söylediklerini “güç odakları” da görüyor ve biliyor. Hatta bunu bildikleri için çok sinsi bir plan hazırlığı içerisindeler: Ülkede kendisini muhalif çatı altında gören herkesin bir çıkış aradığını ve bu nedenle birbirine ötekileşmiş muhalif tabanların birbirine her geçen gün daha çok yaklaştığını görüyorlar. Ellerin birleşmesi ihtimali onlar için çok tehlikeli bir durum. Bunu katiyen engellemek onların en öncelikli amacı. Bu nedenle ülkeyi kutuplaştırıcı siyaseti ile yöneten ve bu şekilde ayakta duran iktidarın varlığını ve ülkenin Ortadoğululaşmasını devam ettirmek için bu ayrışmış kesimlerin birlikteliğini engelleyecek yoğun bir göç dalgası başlattılar. Dünyanın en geri kalmış, en cahil halklarını (üstelik sadece genç erkeklerini) ülkemize taşıyarak ciddi iç karışıklıklar çıkarmayı ve bu sözde sığınmacılar ve sebep oldukları bireysel ve toplumsal olaylar konusu üzerinden muhalif olan herkesi yine birbirine düşürmeyi, ayrıştırmayı hedeflediler. Bir de üstüne ciddi ekonomik darboğazı ekledik mi tamamdır. AKP yine kendi seçmenini ve kararsızları arkasında konsolide edecek programı kucağında bulacak. Bu nedenle muhalefete çok önemli iki görev düşüyor:

  1. Muhalefette kim olursa olsun (tüm partiler ve STK’lar) şiddetle bu göç politikasına karşı çıkmalı. Tek bir aykırı ses olmamalı içlerinde. Kitabında “Finlandiya” örneğini vermişsin. Antidemokratik yönetimi bir seçimle yerle bir ettiklerini ve yeni bir hayat kurduklarını belirtmişsin. Hatırlatırım; onların böyle bir göçmen / mülteci / sığınmacı (ne dersek diyelim adına) problemi olmadı. Ve tüm muhalefet el ele verdi. Bu göç politikasına karşı çıkarken çok dikkatli olunmalı: Ülkeye yerleşmiş, vatandaşlık almış olan herkesin (çocukları ile birlikte) ülkede güvenle yaşayacağının temelleri atılmalı, güvence verilmeli. Çünkü üreten, vergisini veren, vatandaşlık sorumluluklarını yerine getiren göçmenler ile ülkeye kaçak yollarla girmiş olan vandallar bir tutulmamalı. Yani çok titiz bir eleme programı geliştirilmeli.
  2. Bu partiler halka ortak bir bildiri programı hazırlamalılar:
    • İktidarın her şeyden sorumlu olduğunu anlatan,
    • Farklı kimliklere (Türk, Kürt, Alevi, Sunni, Atatürkçü, Muhafazakar) sahip olmanın problem olmadığını, asıl problemin bu kimlikleri ayrıştırıcı dilin olduğunu anlatan,
    • Laikliğin tüm kesimi koruyucu bir zırh olduğunu anlatan vs vs…

Aslında liste uzatılır da uzatılır ancak bu iki madde olmazsa olmaz acil gereksinim. Umarım senin de ümit ettiğin ve savunduğun gibi tüm elleri birleştirmeyi başarabiliriz. Sonuç olarak ülke geleceğini dert edinen, birşeyler yapmak isteyen herkese bu kitabı okumayı şiddetle öneririm.

Saygı ve sevgilerimle…